Ölüm Üzerine

Biliyor musun? Korkuyorum. Yaşayamamaktan, var olamamaktan. Hayallere ya da hedeflere ulaşmak mı amacım? Bilmiyorum. Mutlu olmak olabilir belki de. Mutluluğun resmi ya da cismi yok ama çabalanabilir sonuçta. Çaba, amaç, hedef… Neler üzerine kuruluyor hayatlarımız ya da neler üzerinden devam ediyor? Yolda mıyız o da belli değil. Ama ölüme koşuyoruz. Zamana teşekkür edebiliriz, birçok yaramızı kapattığı için ya da lanet okuyabiliriz, ölüme birkaç kaldığı için.

Ölmek bir şey değil ki. Korkunç olan yaşamak.

Victor Hugo

Ama korkmadığım birkaç şeyden birisidir, ölüm. Kendim için tabii. Gerçi sanırım herkes için de. Sonuçta ölüm, ölenler için yok ki, kalanlar için var. Ve terk etmiyor bir süre, hasretle tütüyor ciğerlerinde. Ölümün güzel bir yanı da bu sanırım: Nefes almamanın ötesinde, hiçbir şey hissetmemek, düşünmemek… Belki de var ol(a)mamak! Ancak bu düşündürücü, kenarda dursun bir.

Ne diyorduk? Evet, ölüm. Gelelim geride kalanlara yani yaşayan, hisseden ve kahrolan bizlere. Hani bir söz var ya “Her son bir başlangıçtır.” diye. Yaşamı yitip gidenin sonu, bizlerin için de yeni bir başlangıç olur aslında. Onsuz hayata devam edebilmek, yaşayabilmek. Özlem duymak, istediğin bir an sesini işitememek veya ona sarılamamak. Ölümü kötü kılan da bu oluyor yaşayanlar için. Buradalığına öyle alışmışızdır ki kalp yoluyla, duyuların ötesinde de hissedebiliriz onun “varlığını”. Ancak duyuların dünyasından çıkıp gittiğinde hissedebilecek bir üst olgu ararız. Eşyalar, fotoğraflar, videolar ya da başka andaçlar…

Aslında bir yandan kaçış gibi de ölüm, en çok da kendinden. Sorumlulukların çokluğundan, düşüncelerin ağırlığından, duyguların karmaşıklığından… Yani, bizi kötü hissettiren bütün o çirkinliklerden kaçıp kurtulmak… Tamamen, sonsuza kadar ve tekrara uğramadan. Eksiltili bir cümle ile yaşamaya devam ediyoruz. Hoş, bu cümleler eksik mi kalır yoksa noktalar mı kendini bilemem. İşin çelişkili tarafı da bu aslında. Kendiliğinden geldiğinde memnun oluruz, ölümle tanıştığımıza. Tabii herkes için geçerli olmayabilir bu söylemler. Ancak, hangimiz bir ölüyle konuştuk ki doğrulatalım bu sözleri.

Yaşamı sonlanan için kaçış olabilir ölüm ama geride kalanlara bir yıkıştır. Sorumluluklarını, hissedemediklerini, kaçamadıklarını ve duygularını. Acımasızdır yani bu kaçış. Taşınan yüklerin en ağırıdır. Geride kalanlara özlemden çok acıyı bırakır. Bak bunları doğrultabiliriz birine, kendimize mesela. Tabii konuşabilirsek acının alfabesiyle. Gerek yok sözlere belki ama en fazla konuşulmayan acı yaralar insanı, yaradan da çok. Varlığını sürdürür orada…

Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. Çoğu insan var olur.

Oscar Wilde

Üstelik “yaşam” ve “var olmak” kelimeleri, bu kadar iç içeyken birbiri arasında, bambaşka anlamlara çıkması başlı başına bir çelişkidir. Hoş, bence çoğu insan yaşar, azınlık ise var olur. Var olmayı açalım bir önce, bence yaşanmaya değer bir hayat sürmek, var olmayı tanımlar. Daha doğrusu insanının bu hayattaki amacı ve sevdiği şeyler doğrultusunda yaşaması. Ancak bunlar da ayrı bir duruma sürüklüyor bizi. Onlara başka bir yazıda değiniriz.

Şimdi bizler, doğduğumuzdan beri aldık başımıza bela sanki, bir yerlere sürükleniyoruz. Nereden nereye, nasıl ve neden bilmiyoruz. Gerçi cevapları arıyor buna da bir yandan hayat diyoruz. Kim olduğumuzu, neden burada olduğumuzu, neleri sevip, nelerden nefret ettiğimizi anlayarak yaşıyoruz. Peki, var oluyor muyuz? Kelime anlamlarını boş ver değerli okur, bizim yüklediğimiz anlamlara odaklan.

Var olmak ya da var olabilmek, sahiden nedir? İnsan nasıl yaşadığı hayatta var olabilir? Ya da olabilir mi? Bunun cevaplarını buldun mu, bilmiyorum ama şunu da incelemeliyiz: Neden var olmaya çalışıyoruz? Var olmalı mıyız? Bu bir zorunluluk mu? Ya da bana mutluluk getirir mi bu? Bilmiyorum.

Ama okuduğumuz kitaplar, tanıştığımız insanlar, izlediğimiz filmler ya da bunlar üzerine düşünmüş kişilerden duyduğumuz sözler, bizleri bu sorulara yönelttiği gibi probleme dair hiçbir ipucu da bırakmıyor. Belki de bu kavrayışın temelinde bir özlük yani kişinin kendi benliği vardır. Simyacı gibi. Kendini bulma ve anlama yolunda kendi yolculuğunu tanımak, özünü keşfetmek vardır. Olamaz mı? Yoksa “Olağanüstü Bir Gece”ye mi ihtiyacımız var, keşfetmek için benliğimizin bilinmeyen dünyasını?

Ölüm hep ensemizdeyken var olamayacağını düşünmek hatta ötesi yaşayamayacağını anlamak, içler acısı değil mi? Üstelik şu kısacık ömürde bunların peşinde koşmak, zaten yorucu olan sıkıcı hayatlarımızı daha da yormaz mı? Hoş, ne uğruna, neyin peşindeyiz bilmiyoruz da. Ama her geçen gün soruyoruz bu sorularımızı, hiçbir cevap almadan. Yani soruyorum değerli okur, ne için yaşıyoruz? Değiyor mu ki bunca acıya, kıt kanaat mutluluklara? Ölüm ile kaçabilir miyiz ki bunlardan, bırakmadan ardımızda kırık kalpler? Memnun olur muyuz, biraz olsun kendiliğinden olmadan erken tanışarak ölümle?

Ölümden niye korkacağım ki? Ben varken o yoktur, o gelince de ben olmayacağım.

Michel de Montaigne

Naçizane.

Ölüm ve Yaşam - Gustav Klimt

Ölüm ve Yaşam – Gustav Klimt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s